![]() |
'Bazı bitkiler uçtan büyürken diğer bitkilerin dipten büyüme nedenini bir bilen arkadaş anlatsa hiç fena olmayacak.' diye yazarken sizin mesajınız geldi. Teşekkür ederim.
|
Alıntı:
Katkınız için teşekkürler. Kopyalayıp yapıştırmamakla çok iyi yaptınız. Burada amacımız sohbet ederken temel birkaç şey de öğrenebilmek. Herkesin anlayabileceği bir dille özetleyerek anlatırsanız o zaman hiç sorun yok tabii ki. Ama üniversitede ders verir gibi anlatımlar bence bu başlıkta doğru olmaz. Anlayabileceğimiz şekilde özetlerseniz, çok seviniriz tabii ki. Sayın Üzüm'ün vermiş olduğu yanıta eklemek istediğiniz veya düzeltmek istediğiniz birşey varsa, lütfen belirtiniz. Teşekkürler. |
Şöyle basit bir şekilde anlatırsak farklı özelliklerdeki dokular bitkinin farklı şekilde ve farklı yerlere doğru büyümesini, kalınlaşmasını ve yenilenebilme özelliklerini belirlerler.. Yeni çimlenmiş bir bitkinin zamanla odunsu dokusuna kavuşması gibi şekillerini ve işlevlerini yitirir ve değişirler. Veya hiç değişmeyip ömürlerinni sonuna kadar aynı şekilde işlervlerini yerine getirebilirler.. Kısacası bitkinin değişik organlarında bulunan değişik doku çeşitleri ve bitkinin karakteristik özellikleri (aslında bu sistemlerin gövde üzerinde bulunduğu yerler) dipten büyümeyi veya uçtan büyümeyi bize anlatır.. Örnek vermek gerekirse insanlar neden ene oranla boya doğru bir büyüme gerçekleştirirler? Neden saçımız kesilip yeniden uzarken ayağımız kesilince yeniden uzamaz. Gibi. Tabş bu boyuna uzama belli yaşı geçince insanlarda enine büyümenin çok gerisinde kalıyor maalesef. (Bkz: Göbek)
Şimdi bitkinin besin almasını şöyle bir örnekle açıklayalım bitkiler yapraklarından terlerler yani yaprak içinden bir materyal çıkışı sağlanır peki bu durumda ne olur yaprak içerisinden eksilen malzeme basınç yardımıyla yaprağa bağlı olan iletim sistemiyle gövdeden çekilir. ( Su ve mineral) Gövde bunu nerden alır üst kısmında azalan malzemenin yerine bi yerden materyal çekmesi gerekir ki basınç dengelensin. O da kökten bunu alır.. Kökte düşen basınç sayesidne ise dışarıdan emici organlarla içeriye kök hüçrelerinin içerisine sıvı dolması sağlanır.. Yani pipetle bir bardaktan su çekmeniz gibi bir şeydir bu.. Pipetin ucundaki havayı çekersiniz ve yerine dipten su gelir. Basit olarak bunu da böyle anlatabilirim sanırım.. |
Yanlış benzetmelerde bulunduysam ustalarımdan özrü bir borç bilirim. Ama iş yerinden aklıma bu kadarı geliyor açıkçası..
|
Güzel açıklamalarınız için teşekkürler. Ben de biraz yanlamasına büyüme gösterenlerdenim. (Fazla değil!). Farklı yerlerde farklı büyüme hücreleri olduğunu ve besinlerin yaprakların terlemesi sonucu basınç düşüşünden ötürü kökler aracılıyla gövdeye ve oradan da yapraklara kadar uzandığını bunun basıncın dengelenmesi adına yapıldığını gayet güzel açıkladınız. (Özür dilenecek bir durum yok kesinlikle, katkınız için çok teşekkürler)
Benim merak ettiğim şey bu büyüme hücrelerinin otlarda/çimenlerde neden dipte olduğu idi. Yani tepesinden koparıldığı halde yine aynı ot büyümeye devam ediyor. Bunun da bir nedeni olmalı ve aklıma söyle basit bir olay geliyor: Belki güleceksiniz ama "İnekler yesin diye". Evet, eğer otlardaki büyüme hücreleri dipte değil de tepelerde olup uçtan büyüseydi. İnek yer yemez otun işi bitmişti. Bir daha büyüyemezdi. Bununla bir ilgisi var mı bilmiyorum. Ne dersiniz? |
Ağaçlar neden dikine, gökyüzüne doğru büyür!
http://www.agaclar.net/forum/showthread.php?t=10453 |
Sn Nariçi
Açıkçası sizden böyle bir soru bekliyorum. Sanırım üzerinde epey düşünmek gerekecek. Sanki bana bunun çok nedeni var gibi geliyor. Bakalım arkadaşlar neler söyleyecekler. Bu güzel sorunuz için çok teşekkürler. |
Kendini bil ve tamamla...
Her ne kadar konu "büyüme" yönünde ilerliyor olsa da olaya 'tamamlanma' yönünden bakmak da olası.
Görünen o ki; dışarıdan müdahale edilen bitkiler (canlılar demek daha doğru belki de) bu müdahaleden fazlasını ortaya koyup, tamamlanmaya çalışıyor gibiler. Yani olayın sınırları büyümekten öte gibi geliyor bana. 'Fazlası' derken de; üstten kestiğiniz bitkinin, daha gür olarak bu etkiye tepki vererek, kaybını yerine koyduğu gibi, olgunlaşabilmesi için ek bir çaba da sarfetmesini kastediyorum. Biçilen otlar daha gür olar gelir, ürünü sürekli toplarsanız, sürekli ürün alırsınız, yumurtaları düzenli olarak toplarsanız, yeni yumurtalarınız olur, gülünüzü budamazsanız, yeni ve güzel çiçeklenmez, ... Kimi "ot"lar müdahalenin yönünde, önceki kayba rağmen sakınca görmeden daha büyük risk alıp devam ederken, belki biraz daha zekî diyebileceğimiz diğerleri bu riske girmeyip, diğer yönleri deneyip, yaşam şansını artırıyor olabilirler. Dallanma ve yaprakların olası en iyi ışık alacak şekilde yönlenmeleri de bu yaklaşım ile değerlendirilebilir. Belki böylece; kök yüzeyine yakın gövdede yapraklanma olmadığı halde ışık görme olasılığı yüksek olan, yükseklerde yapraklanmanın mümkün oluşu sorusu da yanıtlanmış olur. Madem önceki sorulara yanıtımız 'tamamlanma, kendini bütünleme, olgunlaşma' şeklindeydi o halde bu yönde başka bir soru ile bitirelim; Neden tüm canlılarda, en özelleşmiş hücreler bile olsa, tüm DNA kodunun tamamı bulunur? gece GDO'ların DNA'sı tam mıdır, yarım mı, her zaman iki yarım bir tam eder mi? Diye de soran forum kişisi! |
Domates biber gibi bitkiler tek yıllık olmalarına rağmen oluşturdukları sap gövdeleriyle uzmanlaşmış hücrelere sahip olabilir. Bu bölge artık bitkinin belli bir görevi olan bir organıdır. Uzama yerine ancak genişleyebilir. Boyuna uzayan hücre yapısına sahip olmayan bu bölgeleri artık sürgün vermez.
Bu durum çoğu ağaç için de geçerli olmasına rağmen neredeyse toprak düzeyinde kesilmiş 100 yıllık zeytin genç filizler verip yeniden koca bir ağaç oluşur. Bu da onun sorunu:p ya da yaşamda kalmak için bazı bitkilerde oluşmuş bir özellik. Hatta bazı ağaçlar bırakın kesilmiş gövdelerinden yeni sürgünler vermeyi köklerinden dahi toprak üzerine yeni piçler gönderir. Örneğin nar. Domatesin ömrü bunu becerecek kadar uzun değil. Onlarınkellesini kesip büyüme çağının koşullarını hep sabit tutsak onlar da yeni sürgün verir mi denemek gerek. Bu yazdıklarım da benim bildiğim konu değil sakın inanmayın haa. Umarım bu ilginç soruyu bilen çıkar da hepimiz öğreniriz. Sır sürgen dokuda gibi geliyor bana. |
Alıntı:
|
"Domates biber gibi bitkiler tek yıllık olmalarına rağmen " Bunlar çok, yıllık biz ticari nedenlerle tek yıllık üretiyoruz.
|
Aslında bitkiler de kendi özellikleri ve biyolojik yetenekleri ile koşullara ve ortama göre evrim geçirerek bu duruma gelmişlerdir. Onlar da dış etkilere karşı savunma formları ve özellikleri (Diken, sert kabuk gibi) kazanmışlardır.
|
Bu suruya cevap verecek arkadaş yokmu.
Alıntı:
|
Alıntı:
Her ne kadar Gece'nin sorusunun yanıtını tam olarak bilmesem de, tüm hücrelerde DNA kodunun tamamının bulunmasının, yine bu müthiş kendini tamamlama misyonuyla ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Neslini devam ettirmek de kendinizi tamamlamanın bir parçasıdır. Bunu yapmak amacıyla, ileriye yönelik tedbirler de alırsınız. Buna bir örnek olarak bir ordunun savaşa gidişini gösterebiliriz, savaşta hem orduya bir bütün olarak lojistik destek (silah, mermi, yiyecek, su) verirsiniz hem de tek tek askerlerinize onları ordunun topyekün kaynaklarına ulaşamayacakları duruma hazırlamak için yiyecek, su, silah ve mermi ile donatırsınız. Ayrıca, ordunun top yekün misyonunu, tek tek askerlere de yüklerseniz (buna iyi beyin yıkama da denebilir) savaşı kazanabilirsiniz. (Burada savaşın kazanılmasından kastım bitkinin kendini tamamlama görevini yerine getirmesidir.) Yani tek tek askerleri ordunun küçük bir modeli yapmaktan bahsediyorum. (Bu örnek DNA'nın işlevini tam olarak yansıtmasa da, biraz benzerlik var gibi.) Yanılıyor da olabilirim. |
Alıntı:
Bence soruyu biraz daha açık biçimde sormanızda fayda var. Bitkinin besin maddelerini köklerinden nasıl bünyesine aldığını yukarda Sayın Emre bir yere kadar açıklamıştı. (Ozmotik basınç vb.). Somut şekilde gözlemlemekten kastınız nedir? Toprağı açıp köküne bakarak mı? Yoksa kökü mikroskop altında inceleyerek mi? Soruyu lütfen tam spesifik olarak sorunuz? Şu anda bence soru çok geniş. Biraz daraltabilir misiniz? |
Sayın doğasever somuttan maksadım, bitki kökleri ile toprak içindeki besin maddelerinin arasındaki kimyasal ilişkinin bitkinin yaşam sürecideki olayları açıklamak içindi.
Bu ilişki içinde bitki köklerinin besin maddelerine karşı ilişkileri nasıl açıklanabilir sorusu idi, ilgilenen arkadaşlarıma şükranlarımı sunarım, sevgilerimle. |
Alıntı:
Yoksa "Toprak sıvısı içinde çözünmüş olan besin elementleri durup dururken neden bitki kökleri tarafından emilerek bitkinin bünyesine dahil edilir? mi desek acaba? |
Alıntı:
Geri dönemeyen suyun basıncı ile sıkılan bölgenin üst tarafı şişer. Ben bunu 11-12 yaşımda öğrenmiştim. Bilgi şimdi değişmiş ya da yeni teknolojiler ile ölçümler yapılıp daha gelişmiş olabilir. Köklerdeki ozmotik basınç olayı ise; bir membran ile ayrılmış yoğunluğu farklı sıvılarda yoğun sıvıdan daha az yoğun sıvıya membran moleküler boşluklarından sıvı geçişidir. Membrandan geçebilen maddelerin molekül büyüklükleri membranın moleküler boşluklarına bağlıdır. Bizim derimiz de bir membrandır yani zar. Kanımız ve lenf sıvılarımızın yoğunluğu deniz suyundan dahi fazladır. ellerimiz suda uzun süre kaldığında buruşur. Nedeni sıvı kaybı ve dolaşım sistemimizin kılcal damarlar bulunan bu bölgelere kayıp hızında pompalama yapamaması. Derimiz de esnek olduğundan hacmi küçülülerek atmosfer basıncı ile buruşur. Bunun adı da çamaşırcı kadın eli. Topraktaki suda mineraller eriyik durumunda ve dolayısı ile kök sıvısından yoğundur. Selüloz içeren hücreleri nedeniyle kök memranı bizim parmaklarımız kadar esnek değildir. Topraktan köklere geçen sıvı köklerin içerisinde basıncın yükselmesine neden olur. Köklerin (parmaklarımızın tersine) hacım büyümesi sert yapıları nedeniyle gerçekleşmediğinden aynı hacımda daha fazla madde basıncın artmasını sağlar. Ve bu eriyikler belli bir düzeye kadar yükseklir. Bırakın sekoyanın tepesine ulaşması kayısı ağacının yapraklarına ulaşabilecek basıç oluşmaz aslında. Turgor olayı yüksek bitkilerin dolaşım sisteminde yardımcı sistemdir. 20 metrelik bir ağacın tepesine kök basıncı ile suyun yükselmesi için 2 bar kök basıncı gerekli. Reverse osmos su arıtma sistemleri 60-70 bar basınç farkı ile çalışır fakat bu insana ait bir teknoloji ve gerekli enerji de yine insanın ürettiği elektrik ile sağlanır. Bitki sıvısının yukarılara, tepelere çıkmasını sağlayan sistem sadece turgor olayı değildir. Ağaçlarda dolaşım sistemi nasıl çalışır? |
Samimi paylaşımlara şükranlarımı sunarım.
Alıntı:
Sayın meymun soruyu yanıtlamaktaki yaklaşımlarıda çok güzeldi, soruyu cevaplarken sorduğu bu soru" Ağaçlarda dolaşım sistemi nasıl çalışır?" benim sorduğum soruya yeni boyutlar kazandırarak yeni yanıtlara kapı aralamış oldu, bu yaklaşımından dolayı kendisine teşekkür ederim, sevgiyle kalın. |
Açıktaki soruları hatırlatırsak;
1) Neden tüm canlılarda, en özelleşmiş hücreler bile olsa, tüm DNA kodunun tamamı bulunur? 2) GDO'ların DNA'sı tam mıdır, yarım mı, her zaman iki yarım bir tam eder mi? 3) Ağaçlarda dolaşım sistemi nasıl çalışır? Tabii önceki sorular hakkında da her zaman yorum yapılabilir ancak yanıt verirken, hangi soru olduğunu lütfen yanıtın/yorumun başında belirtiniz ki karışıklık olmasın ve herkes kolaylıkla takip edebilsin. Ayrıca tüm arkadaşların bu başlığa göstermiş oldukları ilgi için de sonsuz teşekkürler. Hem eğlenelim hem öğrenelim. Bildiklerimizi paylaşalım... |
Ayıkla bitkinin taşını...
Henüz yanıtlanmayan sorular var ama, son soru ile bağlantılı olduğu için sorma gereği duydum.
Özellikle büyük hacimli bitkilerde, toprak, bitki büyüdükçe bitki tarafından çözünüp, bitkinin dokusunu oluşturuyor gibi görünüyor, peki aradaki (bazen büyük de olan) taşlar ne oluyor? Hani ağaç dikerken, sert toprakta uzun süre uğraşıp, kan ter içinde küçük bir delik açıyoruz ve el kadar çukurdan bile irili ufaklı bir çok taş çıkarıyoruz. oysa ağacımız yıllar içinde büyüdükçe ve çapı bizim açtığımız çukurdan daha da geniş olduğunda ya da doğada, kendi çimlenen bir tohum taşları ayıklayamadığına göre, büyüme alanındaki taşlara ne oluyor. Çevreye doğru itiliyorlar denebilir ama, ağaçların çevresini kazdığımızda görüyoruz ki toprak ağaç tarafından itilip de sıkıştırılmış gibi, ya da itilen bir çok taş birikmiş gibi görünmüyor ve ağacın içinde de asla taş olmuyor, yani taşları sindirmeden içine almıyor. Öyle olsa bazen de olsa ağaçların içinden taş çıkardı. Nereye gidiyor bu taşlar? gece bitkiler ve taşların gizemi sorusunu soran forum kişisi |
Kışın ağaçlar neden yaprağını döker?
|
Alıntı:
|
Tabii ki Halil Bey. Kışa bir nevi hazırlık. Fakat neden? Yaprak dökümünün ana sebebi nedir?
|
Hep soru soracak değilim ya, Cumhur Tonba'ya bildiğimi sandığım ve aklımın erdiğince yanıt vereyim.
Bildiğim ve düşündüğüm kadarıyla durum şu;Kışın yaprağını döken türlerde, yaprakların dökülmesi, çoğunlukla yaprakta yer alan vee zaman içerisinde ömrünü tamamlayan klorofil ile diğer organik yapıların artıklarının, bitkilerde, hayvanlardaki gibi boşaltım sistemi olmayışı, onun yerine bu ölü hücre ve doku parçalarını yapraklarda depolamaları sonucu yaprakların rengi yaz sonu, sonbahar aylarında birikim nedeniyle sarıya dönüyor ve yaprak üretim yapamaz hale gelince dökülüyor. Yaprağın çoğunluğu bu şekilde, ışıma ve havadan CO₂ şeklinde alınan karbon ile köklerden gelen diğer bir kısım mineral ve bileşikler ile üretim yapamaz olunca bitki yapraktan bir çeşit vazgeçiyor ve yaprak toprağa, kimyasal çözünme için bırakılıyor. Ayrıca ağacın diğer bölgelerine göre önemli oranda su bulunan yaprakların gitmesi, kışın hayatta kalmayı kolaylaştıran kuruma sürecinin bir parçası olarak da bitkinin yaşama imkanını artırıyor. Yaprakların toplamda geniş bir yüzey oluşturarak, kışın artan rüzgâr ve yağacak ve yapraklarda birikecek olan kar yükünün, ağacın yaşamı için tehdit oluşunu önlemek de yaprak dökmenin nedenleri arasında olsa gerek. Sonuç olarak, kış öncesi bitki yapraklarını dökerek; a) hareketsiz bir canlı olarak atıklarından kurtulmuş, b) soğuk ve don tehlikesine karşı daha dayanıklı hale gelmiş, c) daha sonra yenilenme fırsatı ile yenilenme öncesi, zaten ışık yoğunluğunun az olduğu kış aylarında metabolizma hızını düşürerek dinlenmiş de oluyor. Sorunun kısa yanıtı ise; yaşamda kalabilmek için, yani her canlının ortak derdi olan, bildiğimiz geçim derdi. gece yapraklar dökülerek ve toprakta çözünüp toprağa dönerek, sürdürülebilirlik için geri dönüşüm konusunda insanlara örnek de olurlar diyen forum kişisi |
Meyveli ağacı taşlarlar.
Alıntı:
Zamanla _eğer taş yüzeye yakınsa_ onu toprağın üstüne iter. Böylece güçlü rüzgarlara karşı onu ağırlığından da yaralanır. Onu daha içerideki taşlar gibi _bir çeşit salgı salgılayarak_ yok etmeyi istemez. Taşın altındaki habitattan yararlanır. Termodinamiğinden de... Peki bu taşlar nereye gidiyor? ( Ben bilimselliktek uzağa gidiyorum, kızmak yoktu hatırlatırım.):) Bence bundan sonrası doğa ile ilgili değil... Küçükse sorun yok. O da toprağın üzerine itilmiştir. Ancak meyvesiz ağacı da taşlarlar.:) Biraz büyükse koyu gölgesi için uzaklaştırılır. Çobanın sürüsüne yataklık eder. Ağıl ya da avlu duvarı için kullanılır. Belki onlardan evler yapılır.:) Eğer yerinden edilemiyecek kadarsa; bir avcının, derin gölgesinde sırtını dayayıp soluklandığı kaya gibi dostudur.:) Peki ağaç bunu farkında mıdır? Ağaçlar dibine bakar mı? |
Gece yine yaptı yapacağını: Bir forum kişisi bir çukura taş atmış 100 forum kişisi çıkartamamış.
Halil Bey'in yukarı ittirme düşüncesi gayet mantıklı gibi geliyor. Atmosfere açık olduğunda taşın kendi kendine ufalanarak yok olmasının milyonlarca yıl alacağını biliyoruz. Kimyasal aşınmayla bu süre kısalıyor. Acaba ağaçların köklerinden salgılanan özel bir enzimin taşların yok edilmesinde rolü olabilir mi? Üzerinde düşünülmesi gereken güzel bir soru... |
Alıntı:
Neydi soru? Ağaçların dibindeki taşlar nereye gidiyor? Toprağın altındakiler kök tarafından parçalanıyor, toprağa dönüşüyor. Yüzeye yakın olanlar gövde ve kökler tarafından toprağın yüzeyine öteleniyor. Ağaç bunların da üzerini döktüğü yapraklarıyla kapatıyor. Zamanla yaprağın asidik yapısı taşların yapısını çözüyor onu da toprağa dönüştürüyor. Topraktan gelen toprağa gidiyor.:) |
Sayın Halil Önen ve Sayın gece ana hatlarını çizmişler olayın. Metabolizmayı yavaşlatmak, Terlemeyi durdurmak ve en önemlisi ise yapraklarda bulunan tüm mineral maddeleri bünyesine çekip sıvı yoğunluğunu arttırarak bir çeşit antifriz hazırlamaktır. Teşekürler Halil Önen, teşekkürler gece.
|
Koku!
Sevgili dostlar,
Bu haftanın en son sorusu da benden gelsin? Yalnız bitkileri ve toprağı bir tarafa bırakalım bu defa biraz da çevremizden soralım. İçinde organik madde biriken (mesela gittikçe daha fazla kirlenen bir dereyi düşünün) bir su kitlesi bir süre sonra neden çok kötü kokmaya başlar? Doğasever, kokuyu yok eden şey, neden olan şey ile aynı diyen forum kişisi... |
Bununla ilişkili olarak soracağım bir soru daha vardı ama şimdiden onu da sorayım: Bu kokunun yok edilmesi için ne yapmak lazım? Neden?
Geceleri koku yüzünden uyuyamamış bir forum kişisi. |
Alıntı:
a) koku alabilen bir burun, b) kokusu alınacak, çözünebilir bir madde. c) maddeyi çözen bir çözücü (su) gerekir. İçinde organik madde biriken bir dere, b ve c şıklarını fazlasıyla (fazlalık durumu biriken (maddenin eksilmeyip, artması) ve dere(neredeyse suyun çoğulu)) karşılamakta olup, a şıkkı olan burun da bizde var. İşin buraya kadarki bölümü kokmak ve çok kokmak ile ilgili ortamın çok uygun olduğunu gösteriyor. 'Kötü kokmak', kokunun kötü olması ise göreceli bir durum, bizim için kötü olan koku, EM için hoş olabilir. EM'in burnu olup olmadı konusuna girmeksizin, kötü kokmayı da burnumuzda çözülmüş örneği, burundan gelen veri ile alıp, analiz eden beynimizin bir tepkisi olarak kötü duygusunu tetiklediğini ve ortamdaki koku miktarı ve potansiyel zarar öngörüsüne göre de çok kötü olarak değerlendirdiğini düşünüyorum. "Kokuyu yok eden ile neden olan şey aynı" olup olmadığı konusunda ise bir şeyin aşırısının zıddına dönüşme olduğu genel kuralı ile uyumlu bir bilgi oluşunu düşünüyorum. Koku konusunun önemi ise memelilerin tümünün koku duyularının diğer duyulara göre gelişmiş olması ve taklit edilemeyişi ile de iyice ortada zaten. Görüntü ve sesi cep telefonları ile bile aktarabiliyor, dokunma ve hareketi çok farklı şekillerde yapay olarak üretiyoruz ama kokunun çakması ya da benzetiminin adı bile pek duyulmuyor. Ve parfüm endüstrisinin iyi bildiği üzere duygulara giden en kısa yol, ne kulaktan ne gözden geçiyor, burnunuzu kullanmak yeterli. gece biri, 'seviyor, sevmiyor'un 'kokuyor, kokmuyor'unu bulsa da papatyalar yolunmaktan kurtulsa diyen forum kişisi |
Alıntı:
a) Cerrahi operasyon ile burnumuzu koku almaz hale getiririz. Bir el ile burnu kapatmak, çok kötü kokuda pek işe yaramayacaktır. Ameliyat ve sonrasında bir sürü acı, masraf olacağı gibi, güzel kokuları da kaybetmek zorunlu sonucu ile tamamen koku gitmeyip, koklayanın gitmesi gibi kötü ve son derece kişisel bir yaklaşım olacağından kimseye de hayrı olmayacak bir çözüm. Asla önermiyorum. b) Biriken maddeyi ortadan kaldırırız. Bu da yeni madde biriktirmemek ve öncekini de bir şekilde (şekli kişiden kişiye değişir) ortadan kaldırmayı gerektirir. Denenebilir, denemeye değer de. c) Dereyi ortadan kaldırırız. Duymamış olayım. :( Görüldüğü üzere, en iyi çözüm biriken maddeyi ortadan kaldırmak. İyi de nasıl? Biriktirmeyerek ve harcayarak/tüketerek/dönüştürerek. Bu maddeleri dereye salmazsak, birikmeyecek, önceden birikmişleri de ortadan kaldırırsak, sonuçta kokacak şey olmayınca kötü kokudan bahsetmek de mümkün olmayacaktır. Söylemesi kolay ama yapması bir o kadar zor. En azından dereyi ortadan kaldırmaktan daha kolay. gece kötü kokuların geldiği yerde kötü şeyler var demektir diyen hoş kokular koklamak isteyen forum kişisi. |
Sevgili Gece,
Sabah kalkınca yazılarını okumak benim için büyük bir zevk. Yazı tarzın çok güzel. Tam senden beklediğim yanıtı vermişsin. Son derece mantıklı. Ancak burun ile uğraşmaktan çok daha mikro düzeye inmemiz gerekiyor. Bozunma/Parçalanma olayını atomik düzeyde incelediğimizde parçalanmada kaybedilen bilinen en küçük yüklü parçacıkların hangi yoldan nereye gittikleri ve başka hangi maddeleri oluşturdukları önemli. Kokup kokmama ise yeni oluşan maddelerin neler olduğuna bağlı... Kokuya giden ve gitmeyen yol yüklü parçacıklardan geçer diyen forum kişisi Ayrıca, sudaki oksijen tükenene kadar kokuya gitmeyen yolda yüklü parçacıkları taşır ve onlar sayesinde aslına (Su) döner diyen forum kişisi. (Çevre mühendisleri de bazıları bilerek bazıları bilmeyerek, atıksu arıtma tesislerinde diffüzörlerle atıksuyun içinde oksijen bitmesin diye hava basarlar) |
Eh konu madem koku bende sorayım,
Haliç yaz aylarında kokuyor, İzmir körfezi ve Manda çayı yaz aylarında kokuyor da Ekim kasım aylarında niye kokmuyor. kötü kokuların geldiği yerde kötü şeyler var demektir diyen hoş kokular koklamak isteyen forum kişisine KATILIYORUM Sevgiyle kalın |
Alıntı:
Yaprak bitkilerde belli bir ömrü olan uzmanlaşmış bir organ olmasına rağmen bitkiler hayvanlarda olduğu sayıda uzmanlaşmış organlara sahip değillerdir. Subtropikal ve daha çok dönenceler dışı bölgelerde soğuyan iklimle birlikte normal ömürleri bazen tükenmeden yaprakların sonu gelmeye başlar. Yapraklar köklerin topraktan aldığı suyu fotosentez sırasında oksijen ile birlikte kaybederler. Önemli su depolarıdır ve susuz kaldıklarında hemen solmaya başlarlar. Toprağın soğumaya başlamasıyla köklerin toprakla ilintisi kesilmeye başlar. Toprakta su bol olsa da osmos durmaya başlar. Suyun bitki içerisindeki dolaşımı durur. Yapraklara da artık ölmek düşer. Bitkilerin evriminde sonbaharın keşfi çok önemli buluştur. Kozalaklılar bunun yerine uzun kışlar ve buzul çağlarında kütilin, alkol ile korunma özelliklerini geliştirdiler. |
Alıntı:
Bir su havzasında başlıca kirlilik aşırı organik madde birikiminden kaynaklanmaktadır. Derelerdeki mikroorganizmalar normalde organik atıklarla başedebilir ancak atıkların miktarı artınca sorun çıkmaktadır! Başlıca Organik Yük • Karbonhidratlar ve • Proteinlerden oluşmaktadır Oksidasyonla Parçalanma/Çürüme sonucu organik madde ortamdaki oksijeni kullanarak aşağıda okla gösterilen yönde parçalanır: Karbonhidratlar (ok) Karbondioksit + Su Proteinler (ok) Amino asitler (ok) Amonyak (ok) Nitrit (ok) Nitrat Yukarıdaki her aşamada oksijen gerekmektedir. Deredeki organik madde yükü çok yüksek olunca erimiş oksijen biter ve yukarıdaki reaksiyonlar tamamlanamaz! Bu reaksiyonların devam edebilmesi için ortamda, açığa çıkan elektronu alacak erimiş oksijen olmalıdır (Erimiş oksijen elektronu alır ve aşağıdaki reaksiyonda su yapmak için kullanır bölyece oksijen aslına dönmüş olur!) O2 + 4H+ + 4e- (ok) 2H2O Su havzasında oksijen çok azaldığında ya da tükendiğinde, pütrifikasyon (kokuşma) başlar. Organik maddenin parçalanmasıyla açığa çıkan elektronu alacak oksijen kalmamıştır. Bu yüzden, organik maddeden gelen elektron hidrojen sülfit ve amonyak gibi zararlı ve kötü kokuya neden olan bileşiklerin üretilmesinde kullanılır. (Böylece organik madde paçralanmaya devam ederken bu gazlar açığa çıkar!) Bu bileşiklerin oluşumunda zararlı mikroorganizmalar rol oynarlar. Zararlı mikroorganizmalar mevcut organik maddeyi kullanarak koku yapan uçucu bileşiklere indirgeyebilirler! (Kükürtlü ve Azotlu bileşiklerin hidrojen sülfit ve amonyağa redüksiyonu). Bu duruma kokuşarak parçalanma diyoruz. EM ilavesi bu olayın önüne geçer ve organik maddenin fermantasyon yoluyla antioksidan maddeler, doğal vitaminler, doğal antibiyotikler, doğal hormon ve biyolojik aktif maddeler gibi canlılar için son derece faydalı yararlı bileşikler oluşturarak parçalanmasına neden olur. Bir başka deyişle, bu kez organik madde parçalanırken açığa çıkan elektron, bu yararlı bileşiklerin oluşumunda kullanılır ve böylece zararlı ve kötü kokan gazların oluşumu önlenmiş olur. Sıcaklık dolaylı olarak kokuya neden olan zararlı mikroorganizmaların etkinliğini ne kadar etkiliyorsa, yararlı mikroorganizmaların etkinliğini de o kadar etkiler. Yukarda sn Ensarın bahsettiği tüm bölgelerde ve hatta Türkiye'nin her yerinde Eylül ayı sıcaklık ortalaması 25 derecenin üzerinde, ekim ayı sıckalık ortalaması ise, Türkiye'nin Batısında 20 C derecenin üzerindedir ve mikroorganizma faaliyetleri için uygundur. Ekim ayından itibaren kötü kokular azalmaya başlar Saygılar. |
Aslında bu tür yanıtları konu hakkında doğru bilgileri olanlar verirse bence daha iyi olacak. Bu konunun başlarında fikir yürüterek doğrulara ulaşmamız zor dediğimde bunu söylemek istemiştim. Aerobik ve anaerobik prokaryotların yaşam biçimlerini, bakterilerin hücre dışı dönüştürdüğü maddeleri, clostridium ve metan oluşturucuların oksijensiz ortam süreçlerinde sıcaklık faktörünü, oksijenli ve oksijensiz azot sabitlemenin farklarını bilmeden, düşünerek vereceğimiz yanıtlar bizi böyle yanlış yollara sevk edebilir. Konuları bilmeyenlerce mantıklı görünen düşünceler doğru olarak kabul görebilir.
İnsanlık tarihi, bu tür yanıtlara binlerce yıl inanç ile geçmiştir. Sonra da bilim çağı başladığında hala eski yanlışlarla bilim çatışır oldu. Beyinlerimiz eski çağ insan beyinlerinin ürünleri ile nasırlaştırılır. Ve önce annelerimiz olmak üzere çevremizin 6 yaşımıza kadar kafamıza soktuklarının doğrultusunda olanları kabul edip, bilimi ret eden 2010 yılının insanları, hastalandıklarında inançlarına ters olduğu için ret ettikleri bilgi sonucu oluşturulmuş teknolojiye başvurup MR çektirir, lazerle tedavi olur. Dua dediğimiz isteklerimizle birlikte. İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara sözünü unutarak dilenir dururuz. Ve hala yanlışlarımızı sürdürüp muska da yazdırırız. Beynimizdeki null hypotesis nasırların, dar gelen ayakkabının ayak nasırlarını acıttığından bize daha fazla zarar verdiğini göremeyerek. Saygılar |
Alıntı:
Tamam, yazılarının dışında Dogasever'i tanımam, konunun da uzmanı değilim ama o zaman her konuştuğumuz konuda, muhatabımız kişiden diploma istememiz gibi anlamsız ve çözüm de olamayacak (diploması olan herkes o konuda her şeyin en doğrusunu biliyor demek değildir ki!) bir şekilcilikte takılır kalmaz mıyız? Tamam, fikir yürütmek bizi yanlış yollara ve sonuçlara götürebilir ama susup oturmak ve hiçbir kişi ve bilgiye güvenmemekle mi idare edeceğiz! Biz anlamayız deyip, fikirlerimizi kilit altına alacak, bir dudağı yerde bir dudağı gökte, ünvan sahiplerinin fikirlerini mi sessizce dinleyip, inanacağız. Hem bilenleri, bilgisi olanların ellerini kollarını bağlamıyor, yasaklamıyoruz ki, başımızın üzerinde yerleri olduğunu, ikide birde söylemeye gerek var mı? Sonuçta ellerimizi bağlayıp, doğru bildiklerini varsaydıklarımızı sessizce beklemek yerine, fikir yürüterek, yazıp çizerek, beynimizi, herkes için yeterli olamasa da, çalıştırmaya gayret ediyorsak, bunun neresi kötü ve acaba beynimizi hangi tutumla nasırlaşmadan kurtarabiliriz? gece diploma, kelli felli ünvan aramadan, yazan herkesi dinlemekte kendince sakınca görmeyen, çoğunluğun cahil kabul ettiği kişilerden dahi çok şey öğrendiğini, nice bilenin de bilgisini saklayışına tanık olduğunu düşünen forum kişisi |
Alıntı:
Kuşkucuyum diyen forum kişisi. ;) |
| Forum saati Türkiye saatine göredir.
GMT +2. Şu an saat: 17:11. (Türkiye için GMT +2 seçilmelidir.) |
Forum vBulletin Version 3.8.5 Copyright ©2000 - 2025, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0
agaclar.net © 2004 - 2025