![]() |
|
|
|
|
|
#1 |
|
Ağaç Dostu
Giriş Tarihi: 18-01-2008
Şehir: Kırklareli
Mesajlar: 218
|
İstanbul-İzmir-Fethiye-Gezi–8
![]() Yaşadığım bir kaç güzel günün ardından, İzmir'in güzelliklerine doyamadan, programıma göre 05.07.1987 tarihinde (saat 13,45) Fethiye'ye gidecek olan otobüse binerek İzmir'den ayrıldım. Yıl boyunca 49 ülkeden 1,5 milyon insanın ziyaret ettiği, 8000 yıllık bir tarihe sahip, Selçuk’tan geçerken, Artemis Tapınağı'nın duvarlarında, Mısır kraliçesi Cleopatra’nın siluetini görür gibi oldum. Ruhunun, halen bu güzelliklerin üzerinde dolaştığını ve burada yaşayan insanlara karşı hasetlendiğini hissediyorum! Tapınağın bir başka köşesinde ise, sizde benim gibi Artemis’i, sevgilisi Orion için, yas tutarken hayal edebilirsiniz. Orion’un hazin sonunu öğrendiğinizde sizde, (sevdiğine kavuşamayanlar) Artemis’in üzüntüsüne ortak olabilirsiniz! Yakın tarihteki demirci Vasil ve Demirci Yogi’nin, kaba bir demiri sanata dönüştürme eylemlerinde, çelik örs üzerindeki kızgın demire indirdikleri çekiç darbelerinden çıkan seslere kulak vererek! Athena’nın mirası! Zeytin ve incir ağaçları arasından da geçerek, Ortaklar’a girdik. Ortaklar, bu yolculuğum içinde gördüğüm en güzel yerleşim bölgelerindendir. Binlerce yıllık tarihe sahip! Efeler diyarı Aydın’a geldiğimizde; çarşı meydanında Kızanların zeybekliğe geçiş törenini izledim! Sessizce, hiç konuşmadan... — Bu koca dağların sahibi kim? — Erimiz! — Yiğidi kim? — Efemiz! — Yiğit kime derler? — Sözünde durana, efesiyle ölene! — Korkak kime derler? — Sözünden dönüp, aman diyene! — Var yemezlere acımalı mı? Dayak mı haktır? — Dayak haktır! — Susuz derelerde kavak biter mi? — Bitmez! — Bitkisiz diyarlarda duman tüter mi? — Tütmez! — Âdem kuşağına bel bağlanır mı? — Bağlanırsa ağlanır. — Yiğitlerde ne yoktur? — Merhamet yoktur. — Şeytan’a bel bağlanır’mı? — Yardımcımızdır bağlanır! — Sözünde durmayan kahpe bacının kızanı olsun mu? — Olsun. — Şu dualı yatağan böğrüne batsın mı? — Batsın. — Doğru söylediğine Nasuh tövbesi olsun mu? — Olsun. —......! Yer yer küçük şelalelerin ve akıntının önündeki avını yakalamak için, küçük anafor kıyılarında pusu kuran alabalıkların gazabından kurtulmuş, yemlik bir dere balığı sevinciyle! Kayalıklardan aşağı süzülen dereye paralel, kenardan kenardan, kıvrıla kıvrıla yol alıyoruz. Rengârenk orman içindeki bitkilere nazire yaparcasına, dere kenarındaki kayalıkların içinden çıkan zakkum çiçeklerinin başrolü aldığı renk cümbüşü içinde yüzüyoruz sanki! Doğanın ses düzenini bozarak yabani hayatı tedirgin eden, kuşların ve börtü böcek dünyasının panik atak yaşamasına sebep olan otobüsümüz istifini bozmadan yoluna devam etmekte! Duvarları beyaz badanalı, özgün bacaları ile özel bir mimarisi olan, koruma altına alınmış evleri ile meşhur! Asar dağı eteklerinde kurulup, ovaya doğru yayılan şirin bir ildir... Muğla. Burayı da kendi güzellikleri içinde bırakıp geçtikten bir süre sonra nihayet Kızılyaka köyü kenarından geçerken muavin beni köye giden şose yolun başında indirdi. Köy içine doğru yürümeye başladığımda o klasik hayvan sesleri, ağaç kesmek için kullanılan el motoru, traktör sesi, gübre kokusu vs. Kısaca köy olduğunu gösteren tüm emarelerin mevcudiyeti arasında yoluma devam ediyorum. Köy kahvesinin taş merdivenlerinden yukarı çıkarak, girişin ön balkonundan; asfalt yoldan geçen arabaları ve Şose boyu gelenleri seyreden köylülere “Selamünaleyküm” dedim. Ege insanın o sıcak, sevecen yapısı hemen kendini göstermişti! Sahiplenen ses tonu ile köylüler, hep bir ağızdan “Aleykümselâm, hoş geldin, hoş geldin” diyerek etrafımı çevirip bana yakınlık gösterdiler. O meraklı gözlerin merakını gidermek için. Ziyareti sebebimin; asker arkadaşım, Birol’u görmek olduğunu söylediğimde, sanki hepsine misafir gelmişim gibi tek tek yanıma gelerek tokalaştılar. Bir an için kendimi, kendi köyümde bayram sabahı cami çıkışındaki insanlarla bayramlaşıyorum sandım! Ağabey diyeceğim yaşta bir yurdum insanı fırlayarak asker arkadaşım Birol’u çağırmaya gitti. Bu arada bilirsiniz işte, ardı arkası kesilmeyen sorulara muhatap olursunuz bu her yerde böyledir. Ayrıca herkesin ısmarladığı çayı nezaket icabı içmekten çay ağacı oluverirsiniz! Tabi bu misafirperverliğin, asker arkadaşım Birol’un köy içinde ne kadar sevilip sevilmediğiyle ilgili ve alâkalı olduğu gerçeğini kimse inkâr edemez. Örneğin aradığım kişinin köy içindeki itibarına göre insanların ilgi ve alâkası sınırlı olabilir! Kimse bunu buralarda yadırgamaz. İnsanlar nerede olursa olsunlar, itibarlarını korumaları gerekir. Bu ancak, büyüklerini saymak küçüklerini korumak ve dürüst olmak ile sağlanır. Benim asker arkadaşım Birol’da bu meziyetler fazlasıyla vardı. Öyle olmasa buraya kadar gelinir miydi? Devam edecek... |
|
|
|
|
|
#2 |
|
Ağaç Dostu
Giriş Tarihi: 18-01-2008
Şehir: Kırklareli
Mesajlar: 218
|
İstanbul-İzmir-Fethiye-Gezi–9
![]() Resim: İnternet Günlük ağacı; bir başka ismi ise “Sığla” daha önce bu ağacı hiç görmemiştim. Çeşitli kaynaklardan edindiğim bilgiye göre, Köyceğiz, Fethiye, Marmaris gibi yakın çevrelerinde yetişen bu ağacın faydaları anlatmakla bitmez! Günlük ağacının, Türkiye’den başka, Rodos, Kaliforniya ve Çin’de yetiştiğini öğrendim. Bu ağacının salgısı, kozmetik sanayinin vazgeçemediği bir hammaddeymiş! Efendim, kış’ları burada geçirmek için gelen, “Cleopatra” bu ağacın yağını aşk iksiri ve parfüm olarak kullanır, yaz gelince gemisine varil varil doldurur, Mısır’a gidermiş! Günlük Ağacı’nın yongaları kurutulduktan sonra buhur, tütsü olarak, devamında ise iyi bir antiseptik ve parazitlere etkili olduğu için ilaç olarak ta kullanılıyormuş. Eskiden Mısırlıların bu salgıyı mumyalama işlemleri sırasında kullanırken, günümüzde bu sığla yağının özellikle sabun ve parfümeri endüstrisinde büyük önemi varmış, vs vs. Cleopatra’nın şehvetinin kaynağı belli olduğuna göre, bu ağaçların nüfusunun neden bu kadar çabuk yok olduğu da anlaşılıyor! Anlaşılmayan ise bu kadar değerli bir ağaca neden bölgede yeterli ilgi gösterilmediğidir. Yakın il ve ilçelerdeki “kardeş ilkokul, ortaokul, lise” öğrencilerinin diktikleri “sığla ağacı” fideleri, buradaki bu ağaçların geleceği için yeterlimidir? Bu ayrı bir tartışma konusu olsa gerek. 06.07.1987: Efendim bugünkü yolculuğumuz asker arkadaşım Birol, onun arkadaşları Ali ve Alirıza ile. (Ali arkadaşımız bizden bir veya iki yaş küçük, Alirıza ise bizden beş altı yaş büyük) Alirıza’nın Renault steyşın arabası ile Marmaris’e doğru gitmekteyiz. Şirinköy’den sonra, Akçapınar’a yaklaştığımızda tünel şeklindeki yolun her iki tarafında uzanan okaliptüs ağaçları bu köyün en önemli özelliği olmuş. Akçapınar, adını buradaki bir pınardan almış...(Buraya daha sonra tekrar döneceğim) Portakal bahçeleriyle donanmış, Gökçe köyünden bir yudum güzellik! Tadarak yola devam ettik. Marmaris: “Dünya’da eşi sadece Kaliforniya’da olduğu söylenen “Günlük ormanı” bu ilçededir! Civardaki adalardan gelen turistlerin konakladığı, her yanı deniz, yeşillik ve kumsallar ile örtülüdür. Sahillerinde laos, mercan, barbunya, lüfer ve trança balığı avlanır. Kara avcılığı ise tavşan, dağ keçisi, ayı, keklik ve çeşitli kuşlar bakımından oldukça zengin bir ilçemiz.” Herhangi bir yerde oturmadan, evvela, Marmaris’in içinde, bembeyaz badanalı ve feslihan kokulu mavi pencereli evlerin arasında dolaştık. Resimler çekildik. Bar, disko ve restoranların arasından geçerek yat limanı rıhtımında turistlerin bol olduğu, ismini hatırlamadığım mekânda bambu sandalyelere oturarak, buz gibi biramızı içtik. Daha sonra İçmelerde denize girdik o incecik kum sahilde yürüdük, resim çekildik. Etrafa bakıyordum da, her yer kartpostal kadar güzeldi. Buraların tek kusuru bana göre, hiç alışık olmadığım kadar sıcak olmasıydı. Dönüşte hafızam beni yanıltmıyorsa Marmaris’e girmeden sol tarafta bir lunapark vardı. Biz hemen o muhteşem kalabalığın içine daldık! Efendim lunapark’ı bilirsiniz işte, çarpışan arabalar, insanı dehşete düşüren salıncaklar, gondollar, halkacılar vs. Birkaç halka atıp iki üç misline aldığımız sigaradan, kazıklanmanın verdiği o derin rahatlama ile! Kızılderili kabile reisleri gibi, kafa kafaya verip ateş çubuklarını ateşledikten sonra, bizi ikide bir yerimizden zıplatan barut kokusuna doğru yürüdük. Malum, tüfek attırılan çadırları herkes bilir, bir ray üzerine montalanmış demir uçakları tutan kancanın yuvarlak küçük puluna nişan alır tetiği çekersin. O’ pulu vurduğunuz zaman, kanca kurtulur ve demir uçak yerde küçük oyuk içine konulan, barut veya başka bir patlayıcının üzerine düşer ve müthiş bir patlama sesi duyulur. Elime namlusu düzgün bir tüfek alıp 20 tane uçağın ilkinden vurmaya başladım. Her attığımı vuruyordum. Arka arkaya gelen patlama sesleri, bizi buraya nasıl çektiyse arkamda toplanan seyircileri de öyle çekmişti. Fakat benim, arkamda toplanan kalabalıktan haberim yoktu. Son uçağı da vurduğumda, çoğunluğu yabancı turist olan insanların beni alkışlayıp tebrik etmeleri karşısında heyecanlanmış birazda utanmıştım. Öyle ki, heyecandan hediyemi almayı bile unuttum! Hava kararmış, o muhteşem renk ve ışık cümbüşünün yanı sıra, bar, disko ve restoranların müzik ziyafetleri arasından süzülerek, akşam yemeği için (özellikle) Akçapınar’a geldik. Yazımın başlarında, Akçapınara yaklaştığımızda tünel şeklindeki yolun her iki tarafında uzanan okaliptüs ağaçlarının bu köyün en önemli özelliği olduğunu ve Akçapınar adını buradaki bir pınardan aldığını yazmıştım. *“Akçapınar, göçlerle kurulmuş bir köy olup mazisi derin değildir. Bu nedenle yabancılar yadırganmaz, ancak köyün yeterli arazisi bulunmadığı için gelen yabancılar genelde manzarası ve asudeliğine hayran kalarak gelen maddi durumu belli bir seviyenin üstünde olan kişiler olduklarından yerli halkla aralarında sorun yaşanmamıştır." **"Okaliptüs Yaprağı: Yüksek ateş, soğuk algınlığı, grip ve boğaz ağrısı, bronşit, astım, akciğer enfeksiyonları, üst solunum yolu hastalıkları, romatizmalı eklemler, nevraljik ağrılar, bakteriyel deri hastalıkları durumlarında başarılı sonuçlar verir. Kullanım biçimleri: Okaliptüs çayı: Bir tatlı kaşığı ince kıyılmış yaprak, orta boy bir su bardağı dolusu kaynar derecede sıcak suyla haşlanır, üstü kapalı olarak 15 dakika demlendikten sonra süzülür. Gün boyuna » Her şeyi ile bereketli bu toprakları keşfettikçe, buralara olan hayranlığım bir o kadar artıyordu. Pınarın üzerinde ki restaurant’ta ızgarada levrek balığı, beraberinde masamızı süsleyen çeşitli salata ve mezeler ile karnımızı doyurduk. Böyle bir akşamda, balık yenir de, en azından bir duble rakı içmeden gitmek olur mu? Devam edecek...! Kaynaklar: * tr.wikipedia.org ** ekoses.com |
|
|
|
|
|
#3 |
|
Ağaç Dostu
Giriş Tarihi: 18-01-2008
Şehir: Kırklareli
Mesajlar: 218
|
İstanbul-İzmir-Fethiye-Gezi-10
![]() Ölüdeniz Efsanesi “Ölüdeniz ismini bir Türk efsanesinden alır. Ortaçağda Yunanistan'a gitmekte olan Suriye ve Mısır bandıralı gemiler Ölüdeniz'den geçer ve buradan içme suyu alırlardı. Bir gün yaşlı bir kaptanın yakışıklı oğlu su almak için sahile çıktığında çok güzel bir genç kızla tanışır. İki genç birbirlerine aşık olurlar ve delikanlının gemisi ne zaman buraya gelse buluşurlar. Bir gün baba-oğul denizde müthiş bir fırtınaya tutulurlar. Yöreyi iyi bilen delikanlı, Ölüdeniz'deki koyun sakin, korunaklı sularına sığınmalarını önerir, ama yaşlı kaptan oğlunun sevgilisini görmek amacıyla gemiyi tehlikeye attığından kuşkulanarak buna karşı çıkar. Aralarındaki anlaşmazlık şiddetli bir kavgaya dönüşür ve kaptan gemisinin kayalarda parçalanmak üzere olduğunu görünce küreğini oğlunun başına indirip onu denize atar. Koyun sakin suları önünde belirdiğinde artık çok geçtir. Sevgilisinin öldüğünü öğrenen genç kız kendini denize atar ve boğulur. Kıza ve sevgilisine mezar olan koya da Ölüdeniz adı verilir” Nihayet Ölüdeniz'e geldiğimde, ağaçlık bir alandan içeri girdim. Soyunma kabinlerinin olduğu yerde üzerimi çıkarıp, bu tatil için paraya kıyıp aldığım mayomu giydim. Sanki bütün millet bana bakıyormuş gibi! (Nerde şimdiki bol paça şortlar) Yeni çiftlikte denize giren üçgen vücutlu inşaat işçilerinin kasılması gibi kasıla kasıla, Ölüdeniz'in ölü olmayan tarafından denize girmek için o yöne hareket ettim. Çıplak ayaklarım kumla buluştuğu anda kızgın yağ’a kırılan yumurta gibi, ayaklarımın altı cozz yaptı! Serde erkeklik var’ya, kimse beni yolumdan döndüremez. Cazır cuzur giderken, daha yolun yarısına gelmeden üçgen vücuttan eser kalmadı! Birden geriye dönüp yandım Allah diyerek tabana kuvvet kabinlerin yanındaki duşların altında soluğu aldım. Kabinlerin hemen yanında bir tümsek, tümseğin tepesinde tünemiş yarım metre sakallı başında sarık kçn da şalvarı olan, kabin ve duş sorumlusu; duş alan, sarı yağız yabancı turistlere deniz feneri gibi kıpışık gözler ile çakıyor! —Kolay gelsin amcaaa... —Sağ ol evlat. Hemen, markalı beyaz spor ayakkabılarımı ayağıma geçirip, bu kez tekrar başka taraftan denizin şıpırdayan kenarına kadar geldim. Islak yerde, ıslaklığın bitip kuru yerin başladığı yere büyük bir titizlikle deniz havlumun yanı başına ayakkabılarımı çıkarıp bıraktım. Şimdi, sıra denize dalış şeklinde. Herkes bana bakıyor ya! Çok fiyakalı bir dalış olmalıydı bu. Tam bu arada, bir Alman turist kızcağız yanı başımdan cumburlop denize atladı. Mavi yolculuğa çıkmış beyaz bir yat gibi, lacivert suların üstünde süzülüyor. Serde erkeklik var’ya! On numara bir dalış yaparak, lacivert sularda o bir yat, ben ise kat kat, kaslı vücudum ile nefesini içinde tutmuş balina misali, denizi yara yara hedef açık sular yüzüyorum. Bu arada on numara dalış esnasında göğsüm acı biber gibi yanıyor ya, Allah'tan suyun içinde acısı fazla fark edilmiyor! Bu milletin' de başka işi yok mu? Hep bana bakıyorlar! Tuttu mu bende komşumun Arnavut damarı. Ben gider, Germania gider, Germenia gider, ben gider ama nafile, boğulmaya çeyrek kala pes ettim. Ne olcek anam, bunlar kurbağa gibi sudan çıkmıyorlar. Güya biz tatile gidiyoruz pöh, denize girmeden tatilimin bittiğini çoook bilirim! Aklım bir karış havada, nefesimi de tutmuşum bir ara durup gözümü açtım. Nefesimi verip taze hava depolayacağım'ya, gözüm suyun rengine ilişti. Lacivert sular olmuş, kap kara! Ben de bir panik, yürü be balina kim tutar seni. Bu kez balıkçı takası gibi suları yara yara karaya geliyorum. Satmışım anasını, ben canımı yolda bulmadım ya? Germenia’mış, pöh. Karaya çıkar çıkmaz havluya sarıldım, ayakkabılarımı giyip duş'a gittim. Duştan sonra üzerime fileli tişörtümü giyip gözüme güneş gözlüklerimi taktım. On numara fiyakayla ortadaki büfeye soğuk bir şeyler içmeye gittim. Giderken kendimi bostan tarlasında bostan korkuluğuna benzettim! Boynumdaki çıkıdan akçeleri çıkarıp masaya dizdim. Çek oradan bir duble viski! Aha o da nereden çıktı. Pardon kardeş dilim sürçtü ayran istemiştim. Deniz karnımı acıktırmıştı herkes gibi bende büfede bir şeyler atıştırıp sonra; Türk sinemasının içinden, Cannes film festivalinin seyircileri arasından, Rio karnavalının tam ortasından, Fethiye ye doğru uzadım! Fethiye’nin liman iskelesinde bir süre dolaştıktan sonra, beni evime götürecek otobüse saat 18.00 gibi, bindim. Elimde bilet, koltuk numaralarına baka baka gidiyorum. O da ne? Benim yerime bir turist oturmuş. Kabalık olmasın diye rahatını bozmak istemedim. Otururken, birbirimize hafif gülümseyerek karşılıklı tebessüm ettik. — Merhaba, - Hello… - I am Talip - Tuwlip! (lale) Yok, mor menekşe, daha neler. -Ta-lip -Talip! - Yes..! What is your name? - I am Tom Bentley - Fisher (!) - Nice to meet you -Tom: Me too (bende) - How are you? -Tom: I am very well. And you? - I am fine thanks. Where are you from? - Tom: I am from Kanada. And you? - I am from İstanbul. (İnşallah doğru yazmışımdır)- )Sevgili Tom, yolculuk nere? Padişah ziyareti! (Topkapı sarayı) Devam edecek… |
|
|
|
|
|
#4 |
|
Ağaç Dostu
Giriş Tarihi: 18-01-2008
Şehir: Kırklareli
Mesajlar: 218
|
Fethiye, İst. Yol arkadaşım–11
![]() “Adam kalkmış Kanada’dan, İngiltere’ye gelmiş. Oradan İzmir’e inmiş. İzmir’den otobüse atlayıp öğleden evvel Ölüdenize’gelmiş. Biraz yüzdükten sonra, vurmuş kafayı lacivert suların etekleri dibindeki çam ağaçlığın içinde, birkaç saat uyumuş. Şimdi beraber bir gece yolculuk yapıp İstanbul’a gideceğiz. Sonra, Topkapı sarayını vs yerleri gezip, bir akşam İstanbul’da kaldıktan sonra tekrar İzmir’e dönecek. Tekrar uçağa binip İngiltere ve oradan da, tekrar Kanada’ya gidecek. Hem de bunu 21 yıl önceki iletişim, ulaşım ve teknoloji ile yapıyor!” Demek ki üç gün için dünyanın öbür ucundan bile gelinebiliniyormuş? Tom Bentley Fişher ile tanışmamız bir önceki yazımdaki kadar kolay olmadı elbette! Onunla anlaşana kadar göbeğim çatladı. Benim İngilizcem ile onun Türkçesi, otobüs içi meydan muharebesine dönmüştü; yanlış anlaşılma yüzünden bu muhabbetin sonunun, karakolda bitme ihtimali bile vardı. Ben kendisine tarzanca el kol hareketleri ile destekli bir soru soruyorum, o’ bana, on beş tana sıralıyor. Dur kardeşim bir dakika acelen ne? Utandım, kızardım, bozardım yanımızda bana yardım edecek, İngilizce bilen bir Allahın kulu yok. Hoş o’da Türkçe bilmiyor ya, neden utanan ben oluyorum onu da anlamış değilim! Yok, adam biraz geçimsiz biri olsa ve ben ondan rahatsız olsam! Yerimden kaldırıp, cama kafayı yaslayıp, arkamı dönüp uyuyacağım, adam meraklı ve samimi, kıramıyorum kardeşim misafir. Baktım etrafta bizi seyreden kimse yok. El, kol hareketleri ile birazda alaylı bende ona aklıma gelen sorularımı sıraladım, anlamıyor ki! Nasılsa son durakta birbirimize arkamızı dönüp gideceğiz. Ontario kurtlarını! “Kaptan Swing, Mister Blöf, Gamlı baykuş ve puik'i sordum. Texas, Profesör ve Rudiyi sordum. Tommiks’i Doktoru ve kanyakçıyı sordum. Niagara şelalesini sordum. Büyük şef “kırmızı bulut”un bir sözü geldi aklıma; “Bize birçok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok; bir teki dışında tutmadılar; topraklarımızı alacaklarımızı söylediler ve aldılar.” Bu arkadaşın ataları mı, yapmıştı bu kalleşliği? O, Kırmızı bulutun torunlarını sordum ona! Kuzey batı geçidini, Eskimo’ları, kardan buzdan evleri, buzlar altındaki koca balıkları fok ve balinaların katillerini sordum ona. Küçükken Texas, Tommiks, Kaptan Siwing, Zagor, Kızıl maske vs, çok okurdum. Kahramanlar genellikle, Kızılderilileri çok bol bulduklarından olsa gerek! Üçünü beşini bir arada birden katlederler ve bizde bunlardan büyük bir haz alırdık. Şimdi sevmiyorum artık o kızılderilileri katledenleri! Aldatıldığımızı anladığımda bu soluk benizlilere hiç güvenim kalmamıştı. Sevgimde... O da bana Osmanlı padişahlarını sordu! Osman Gaziyi, Yıldırım Beyazıt’ı, Fatih Sultan Mehmet’i, Kanuni Sultan Süleyman’ı vs. Neyin peşindedir bilmiyorum ama hiçte kolay biri değildi. O zamanlar otobüste sigara içmek serbest tabi. Cebimden marlboro’yu çıkarttım ve Tom’a uzattım, O’ cebinden uzun samsun’u çıkarttı, bana uzattı. (Tersliğe bakın, birbirimizi işgal etmişiz bile- )) Sağ elimi kalbimin üstüne getirerek, sol elimle paketi uzatırken, başımı da emme basma su tulumbası gibi bir aşağı bir yukarı sallıyordum. "al al, hadi utanma" Buraya kadar, her şey güzel. Tom, benim uzattığım sigaradan bir tane aldı ve ağzına götürdü şak diye çakmağı çaktım ve ona uzattım. Tom bana, “sen yak” der gibi elimi geri itti, yok canım olur mu öyle şey, “önce sen” ısrarlarıma dayanamayıp sigarasını yaktı. Efendim Tom bana öyle güzel özetledi ki durumunu; Ben İngilizce bilmem. O’da Türkçe ne de güzel anlaşmışız! Bize yardımcı, elimizde sadece kâğıt ve kalem vardı. Kanada’dan, İngiltere’ye oradan İzmir’e, uçakla gelmiş, oradan Fethiye Ölüdeniz’e, bu sabah otobüsle gelip Ölüdeniz vs gezdikten sonra, buradan İstanbul’a giderek, Topkapı Sarayı, Sultanahmet, Kapalıçarşı, Beyazıt’ı gezecek ve bir gece kaldıktan sonra, tekrar İzmir’e dönüp oradan İngiltere’ye, oradan da Kanada’ya evine gidecekmiş. Mesleği Tiyatrocu, gitarist, piyanist, yazar birde konser şefi imiş. Pöh pöh kaldı mı başka? Yanında çalışanlarının bana resimlerini gösterdi. Kıyafetine bakınca sanki hepsi palavra gibi geliyor! Şimdi bunu yazarken bizim baterist geldi aklıma; hem Fenerbahçeli, hem baterist, hem gitarist, hem darbükatör, hem balıkçı hem Aşk ve evlilik konusunda uzman, hem, hem, hem yahu hangisini sayayım on parmağında on marifet maşallah benden de fazla birader. Boğazda oturuyor bir balık resmi görmedik! Ben her gün boğazda cirit atıyorum bir davul sesi duymadım. Sanki bana, hepsi balon gibi geliyor ya hadi hayırlısı- )Mola verilince: Bir şeyler yemek için lokantaya girdik. Hafif şeylerle geçiştirdik. Yanımda Tom olmasa, bu kadar yemekle kalır mıydım bilemiyorum. Ben aç kalırken adam formunu koruyormuş birader, olacak iş değil. Bak, bu adam Ali Gülcü ile benim bir sabah kahvaltımı görse, hele hele Ali'nin, seyrederken boğulur vallahi ) Az önce anlattığım sigara muhabbeti hep aynı şekilde sürüyordu, ben, hep aynı misafirperverliği en uç noktaya kadar sürdürdüm.Nasıl ki Marmaris’teki dostlarım bana, bir kuruş harcatmadılar ise, bende Tom’a İstanbul’a kadar bir kuruş harcatmadım. Gak deyince su, kahve vs. Gık deyince yemek ısmarladım. Adam misafir kardeşim yakışır mı biz misafirperver Türklere? Mola’da içtiğimiz sigara yetmemiş gibi mola’dan sonra hareket edişimizin ilk kilometrelerinde yine sigara yakacağız, bu kez Tom samsunu gözüme dayadı, aslında sigara içmiyordum iş olsun diye yanıma almıştım o günlerde modaydı bu! Bende Tom’u kırmayarak bir sigarasını aldım. Heyecanlı ve titrek ellerle kibriti çaktı; işte bu çok fazla, hem sigara hem ateş aynı kişiden olmaz. Kendime yediremem! “Önce sen” diye adama tutturdum. Ben ona doğru elini ittiriyorum, o bana doğru diğer elinle destek alarak, ateşi ittiriyor. Sen bana, ben sana derken; Tom’un eli yanmak üzereyken, kibriti yere atmak zorunda kaldı! Kibrit yerde halen yanıyordu az daha otobüsü yakacaktık. Bu dakikada, Tom’un suratı bir asıldı, bir asıldı ki, al mektuplarını ver mektuplarımı! “Öküz öldü ortaklık bitti” hesabı... “Bu aşk burada biter” den, bin beter bir hal var ortada! Şimdi ben bu durumu nasıl izah edeceğim? Bir elinde sigarası, diğer elinde kibriti, surat bir karış, başını soluna çevirmiş dışarıyı seyrediyor bizimki. Sigarayı ağzıma koydum, sol elimle onun sağ eline vurdum. “Yak” dedim, gözlerinin içini sevinç kapladı! Kibriti çaktı, sigaramı yaktı. Bende aynı elimle onun sağ eline “tık tık” vurup başımı hafif sağa doğru eğerek, sağ elimi de kalbime götürerek eyvallah dedim! Ooooh be, her şey eski haline döndü. Devam edecek… |
|
|
|
|
|
#5 |
|
Ağaç Dostu
Giriş Tarihi: 18-01-2008
Şehir: Kırklareli
Mesajlar: 218
|
Ege Gezisi - 12
![]() On beş- on altı saat yolculuktan sonra, sabahleyin Saat 10–00 suları Topkapı’ya geldik. Tom ile bu süre zarfında kanki olmuştum! Mahalleden arkadaşlarım, Sebo, Ramazan, Arif, Yaşar ve Metin kadar samimiydik. Top oynarken, topaç çevirirken; Şahin ağabeyin kazara camını kırıp kaçarken sanki hep yanımızdaymış gibi; bu kısacık zamanda nerdeyse az daha akraba olacakmışız da, haberim yok! İkimizin de gözünde gözlükler, omzumuzda spor çantalar, üzerimizde spor kıyafetler ile birbirimizin omuzlarına ellerimizi atarak, ilk defa köyden şehre inmiş, birbirini kaybetmekten korkan iki arkadaş gibi! Anadolu garından çıkmaya çalışıyoruz. Topkapı’dan çıkana kadar, uyduruktan parfüm vs satmak isteyen yurdumun ayak üstü, adam çarpan pazarlamacılarına karşı, bazen ikimiz Türk gibi, bazen de ikimiz yabancı bir turistmiş gibi davranıyorduk! Vallahi iyi de eğleniyorduk. Bizim ülkemizde turist olmak ne kadar zormuş bunu daha iyi anlamıştım. Tam bu arada arkamdan biri bana seslendi “Tal****p” hayırdır inşallah; Tom ile birlikte 180 derece geri döndük. Sanırım ismi Yalçın’dı kendisini STFA da çalışırken tanımıştım. Fazla cıvık biri olduğu için onu sepetlemişlerdi. Vallahi kasılmak gibi olmasın bende bu şirketin önemli bir adamıydım. Sağ olsun Özgün beyin çalışan adama verdiği destek ve emniyet sayesinde olmuştu bütün bunlar. Defalarca denenerek, şirkete faydalı olduğu tescil edilmiş biri olarak, benden başka kaç kişi işlerin en sık olduğu temmuz ayında tatil için izin alabilirdi ki? Ölüm kalım mevzuu dışında büyük patron bile izine çıkamazdı! Bu şirket inşaat şirketi olduğu için izinler kışın verilirdi. Dolayısı ile ben yüz adet iş makinesinin çalışma saatlerini aklımda tutmanın mükafatını almıştım! Her neyse konuyu dağıtmayalım. Yalçın kardeş aynı sulu davranışlarını yeni işinde de sürdürüyordu. Ayak üstü kısa bir sohbete koyulduk. Tom’un yabancı olduğunu öğrendiğinde bana “ooo hadi, iyisin iyisin, bulmuşsun bir kaz ye babam ye!” demez mi? Hadi buyurun, cenaze namazına! Ben şimdi kendimi nasıl ifade edeceğim? Tom da, bu gerzeğin iyi bir şey anlattığını sanarak ona gülücük atıyor. Kendimi hemen toparlayıp Yalçın’a; Tom’un iş adamı olduğunu beni çok sevdiğini birlikte Kanada’ya gideceğimizi ve bana şirketinde iş vereceğini, ayrıca bir hafta veya on gün içinde daha on kişi götürmek istediğini “Mahalleden iki, şirketten üç arkadaşın da bizimle geleceğini fakat daha beş kişi bulmamız gerektiğini söyleyince; Yalçın hemen atladı “bende geleyim”! Hemen geri kalan beş kişiyi buldu(!) amca oğlu, dayı oğlu vs. Tom’a döndüm. Yalçını göstererek, bu da geliyor diyerek elimi kaldırarak çak pozisyonu aldım. Tom ooyeeeh diyerek karşılık verdi. Tom kurulmuş saat gibi Fethiye’den gelene kadar onunla en az yüz kere çak yaptığımız için, elimi havaya her kaldırdığımda o, ne yapacağımı anlıyordu artık! Yalçın; sakata gelmeyiz değil mi? Diye sorduğunda “saçmalama, ben araştırmadan hiç şirketten ayrılır mıyım” dedim. Kendisine hazırlaması için gerekli evrakların listesini yazdırdım. Üç gün sonra Çatalca’da şirket kapısında sabah saat on’da buluşuruz diyerek oradan arkamıza bakmadan uzaklaştık. Aksaray’da, otel “Bern” de, Tom için iki yataklı bir oda tuttum. Bütün gece yabancı dil çalıştığımız için! Hiç uyumamıştık. Duş alıp iki saat kadar kestirdik. Daha sonra; Aksaray’da, laleli yokuşu başındaki bir lokantada yemek yedik. Benim de turist olduğumu düşünen lokanta çalışanlarının fahiş fiyatına karşı çıktığımda “pardon yanlışlık olmuş” dediler! Daha sonra laleli yokuşundan yukarı yürüyerek Beyazıt’a geldik. Sahaflar çarşısında Avni dede’ye “merhaba” dedikten sonra; etrafında bol kedileri olan yaşlı, tespih satan ihtiyarın yanı başından içeri girdik. Çınar ağaçları altında az küf kokmuş raflardan İngilizce – Türkçe, Türkçe- İngilizce kelime ve hazır cümle çeviri kitabı satın aldım. Bu aşamadan sonra Tom ile iletişim biraz daha kaliteli oldu )Beyazıt meydanından yürüyerek, Çemberli taştan aşağı, Sultanahmet’e indik. Topkapı sarayına geldiğimizde bilet fiyatlarındaki çifte standarda halen akıl sır erdiremiyorum. Yerli turist 20 lira yabancı turist 15 lira gibi! Tom’un eline parayı sıkıştırdım ve bileti ona aldırdım. Bu arada bahçe içinde bir grup yabancı turist bize doğru geliyordu. Fotoğraf makinemi onlara gösterip bizim resmimizi çekmelerini istediğimde; no no deyip çil yavrusu gibi kaçıştılar; Beni yanlış anlamışlardı. Beni seyyar fotoğrafçılar ile karıştırdılar ve onların resmini çekmek istediğimi sandılar. Sonra makineyi Tom’a vererek bu işi ona havale ettim. (Yabancı turistleri ne kadar bezdirmişiz bir kez daha anladım, makineyi vereceğim, yerli bir turist o an için maalesef yoktu) Tom sonunda turistleri ikna etti. Çil yavrusu gibi kaçan turistler birkaç dakika gülme krizinden sonra bizim resmimizi çektiler. Daha sonra Topkapı sarayı içinde Tom’a Osmanlı padişahlarını ve kılıçlarını gösterdim. Boğaza kız kulesine bakan yerde resim çekildik. Buraya gelirken, hani Laleli de yemek yediğimiz yerde fiyatlara itiraz etmiştim; Burada, Topkapı sarayı içinde boğaza bakan, çoğunluğu yabancı turist olan bir kafe'de ise, o lokantanın kola'ya yazdığı paranın on mislini bizden aldılar. İçime evlat acısı gibi oturmuştu bu hareket. Şimdi turistler gelmiyormuş daha dün haberlerde duydum. Onlara diyeceğim “Beter olun beterrrrrr” oh be. Topkapı sarayından çıktıktan sonra Sirkeciyi gezdik. Daha sonra kapalı çarşıyı gezerken şark sofralarından birinin önünde Tom durdu bana “girelim yemek yiyelim” dedi. Ben kendisine önce cebimi sonra klasik hareketimizi yani elimle gırtlağımı göstererek “ben kesiğim” işareti yaptım. Ne dediğimi anlamış ve bana gülümsemişti. Kolumdan tutarak beni içeri soktu. Köy ağaları gibi bir köşeye kurulduk. Vallahi Tom hesabı ödemez ise tatil sonuna kadar kebapçılığı da öğrenme ihtimalim vardı! “Yemekte neler vardı” diye merak edenlere diyeceğim o ki,”neler yoktu ki?” olacaktır. Devam edecek… |
|
|
|
|
|
#6 |
|
Ağaç Dostu
Giriş Tarihi: 18-01-2008
Şehir: Kırklareli
Mesajlar: 218
|
Gezi: Bölüm- 13 (Final)
![]() Şark sofrası Bilirsiniz işte önden tulum peyniri, tereyağı, ezme salata, lavaş, çiğköfte vs. Kebaplardan Adana. Alinazik. Beyti, çöp şiş, domateslisi, ezmelisi, fıstıklısı kebaplar. İçecekler ayran. Şalgam, kola vs. Ortaya kocaman bol yapraklı yeşil salata. Tatlılardan önce bol cevizli kabak tatlısı ardından künefe oh anam keyfe bak keyfe! En son üzerine bol köpüklü taze çekilmiş orta şeker kahve. Kaç saattir buradayız hiç bilmiyorum! Her ikimizin de karnında sanki bir futbol topu varmış gibi oldu. Hani perhiz, hani diyet, ne oldu Tom amca? Şimdi sıra geldi hesaba, bu göbekle kaçma işi zor! Tom nihayet elini cebine attı. Benim bakmaya bile cesaret edemediğim yemek hesabının üzerine dolarları koydu. Garsonlara da her birine yüklüce bahşiş verdi. Garsonlar bana Türkçe, ona İngilizce memnuniyetlerini bildirdiler ve bizi kolonya manyağı yaptılar. Bu arada hesabı ne kadar şişirdiler Allah bilir! Bunca olaydan sonra kimseye güvenim kalmamıştı doğrusu. Kapalı çarşıdan çıktığımızda, karnımızdaki tosuncukları seve seve! Laleli yokuşundan aşağı Aksaray’a otele döndük. Tom; şu ana kadar kendisiyle ilgilenmemden ve ona arkadaşlık etmemden çok memnun kalmıştı. Daha önce birbirimizin adreslerini almıştık. Beyazıt’tan aldığım Türkçe, İngilizce kullanma kılavuzuna ismimi ve imzamı atarak, içine birde resmimi koyarak ona hediye ettim. Tom’da, bana; oğlu Gavin ve kızı Miranda’yla birlikte çekildiği bir resmi, arkasına isimleri yazarak, kartvizitinle birlikte vermişti. Birlikte olduğumuz 24 saat içinde beni defalarca Kanada’ya davet etmişti. Yarın için onunla tekrar Topkapı da buluşacaktık. Tom’dan ayrılıp K.çekmeceye evime döndüm. 10.07.1987 sabah erkenden Çatalca’ya şirkete döndüm. Şefim Metin Bey “oo Talip erken dönmüşsün” deyince. Ona avans almaya geldiğimi, tatilimin ikinci bölümü, İğneada da yeniden başlıyor dediğimde; bana sadece gülümsedi. Topkapı da Tom ile buluşma saati gelmiş ve geçiyordu. Otobüs biletimi aldığım için zamanım kalmamıştı. Tom ile Pamukkale yazıhanesinde saat 12.00 de buluşacaktık 12.35 kadar beklemiştim. Benim arabam 13.00 de kalkacağı için Trakya oto garına ancak yetişebilmiştim. Tom ile bu şekilde ayrılmış olduk. Aradan 21 yıl geçti bir daha kendisi ile hiç görüşmedim kendisinden hiç haber alamadım. Sadece o değil tabi Asker arkadaşım Birol öskaya ile de hiç görüşememiştim. Milliyet blog toplantısı için Ölüdeniz’e gitmeye karar verdiğimizde internetten asker arkadaşım Birol’un köy muhtarına ulaştım ve ondan benim telefonumu asker arkadaşıma vermesini rica etmiştim. Sağ olsun telefonumu asker arkadaşıma vermiş; 26 Nisan 2008: Bu akşam saat 20.15 suları bir telefon geldi kim olduğunu tanıyamadım. — Kimiylen görüşüp durum? — Kimi aradığınızı söylersen ben de kiminle konuştuğunuzu söyleyeceğim! — He he he… Beni tanımadın mı leeen? — Hayır kimsiniz? — Ben Birol… -…Birol! —Ooo asker arkadaşım nasılsın? Sen nerelerdesin? Yahu sana ulaşabilmek için her yere mail attım. Sonunda internetten sizin köyün muhtarına ulaştım ve telefon numaramı bıraktım. (Gündüz erkenden yaptığım bu eylem aklımdan çıkmış) —Eee Mümin’de vaadı benim telefonum. Ben onun yanine uğradıydım bir ara senide soruverdim. (10 yıl kadar önce) —Evet, bana söyledi (iki sene kadar önce) ama telefonunu bulamadı. Hanımının vefat ettiğini söylemişti Mümin, çok üzüldüm asker arkadaşı başın sağ olsun. Hüseyin ne yapıyor? (Asker arkadaşımın oğlu, biz birlikte asker ocağındayken doğmuştu. Daha sonra 1987 gezimde 2–3 yaşlarındayken görmüştüm.) — Eyii, durup duru ne yapsın. — Arılar duruyor mu ne iş yapıyorsun? — Yok dumuyor. Hepsi öldü. Birkaç tene kaadı işte ileçlık. İşler kötü esker akideşi eskisi gibi deel gari. Sen ne iş görüyon? — Vallahi bildiğin gibi demir çelik ferforje kaynak işleri ustalık yani; sen internet nedir bilir misin asker arkadaşı? — Yok be esker akideşi ben onlardan anlamam bilip durursun, emme sen meraklıydın böyle şeylere bilirim seni. — Hanım yanı başımda 21 yıl sonra asker arkadaşımla telefondaki konuşmamı nemlenmiş gözleri ile dinliyordu. Biliyor musun asker arkadaşı? Ben üç hafta sonra Fethiye Ölüdeniz’e geleceğim ve gelmişken fırsat bulursam seninle görüşmek istiyorum. Muhtara da böyle söylemiştim zaten. — Hıı ne demek! Sen buraya gelip te bana uğramaz isen, o otobüsle beni ezmiş gibi olursun biliyon mu? -Tamam, asker arkadaşı sana uğrayacağım söz. Görüşürüz. -Bak bekliyon emme… Bu vesile ile 21 yıl sonra asker arkadaşımla 19 Mayısta Allah kısmet ederse buluşacağım. Coşkun karabulut beyefendiye, vesile olduğu için, Harun Deniz kardeşime gelmemi çok istediği için ayrıca teşekkür ediyorum. Yalçın'ı merak edenler! Vallahi ne yapıyor hiç bilmiyorum- )Not: 21 yıl sonra Tekrar aynı yerlere bu kez eşimle ziyaret ettim. Tam bir hafta Ege’nin güzel bölgelerini gezip 10 GB resim çektim. Deniz ve akarsular, alabalık çiftlikleri, Fethiye, Ölüdeniz, Tlos, Kayaköy, Marmaris ve daha birçok yer. Duygusal sahneler ve yeni insanlar… Kızılyaka köyünün o taş merdivenlerinden çıkıp “Selamünaleyküm” dediğim kahvenin resimleri. Köyün mükemmel çiçek bahçelerini, birbirinden güzel meyvelerini; dostluğu arkadaşlığı, 21 yıl önce İzmir’de düğünü olan akrabamı, Tom Bentley ile tekrar iletişime geçmem, küçük kızının sanatçı olduğunu öğrenmem, Okaliptüs ağaçlarını, günlük ağaçlarını, arıları, keçileri, tavukları, kedileri, köpekleri, çilekleri, isimsiz evliyasını; hepsi yaşandı kopyalandı, dosyalandı 21 yıl öncesinde yaşanan her bir olay %95 tekrar yaşandı. Şimdi yazılmayı bekliyor… Not: Coşkun Karabulut, Fethiye Belediyesi "Kültür Sanat Müdürü" kendisi yabancı turistlere Türkçe oyun ve şarkı ezberletmekle meşhurdur. Ayrıca Milliyet blogtan arkadaşım. Bu hafta yazdığı şiir kitaplarını imzalamak için Tüyapta sergide olacaktır. Kendisine, Fethiyede bize gösterdiği misafirperverlik için teşekkür ederim... Selam ve saygılar… SON.... |
|
|
|
![]() |
|
|