View Single Post
Eski 31-08-2006, 10:11   #14
Oğuz Sağlam
Ağaç Dostu
 
Oğuz Sağlam's Avatar
 
Giriş Tarihi: 06-06-2009
Şehir: Ankara
Mesajlar: 268
Demek ki bütün sucul dostlar toplanmış,
hem de nilüferleri konu yapmış...

Hepinizin ellerine sağlık,
Hepinize aşkolsun...

Nilüferleri taksonomik, popüler bilimsel ve fotoğrafik anlatmak güzel de, balık gözü ve mitoloji kulağıyla çeşitlenmezse bir parça eksik kalır.

Nilüferlerin (NYMPHAEACEA) yeryüzüne kazandırdığı günümüz materyal dünyasında yalnız doğal bir renk-tat ve doku olsa da bunun çok daha derin boyutları var. Bu su bağımlısı perilerin isimleri mitolojiden gelir. Nymphe’ler; Dağlarda, kırlarda, ormanlarda, derelerde yaşadıkları sanılan (ne demek sanılan görülmüyor mu ki oradalar, hatta evimizdeki akvaryum ve paludaryumlarda) peri kızlarına verilen isim. Daha doğrusu çok güzel birer kız şeklinde olan tanrıçalar (var mı bunun ötesi bre dostlar). Eski Yunanlıların inanışlarına göre bütün dünya Nymphe’lerle doluydu. Bunlar, yukarıda sayılan yerlerde yaşamayı adet edinmişlerdi. Artemis ile birlikte avlanırlar, Dionysos’la eğlencelere katılırlar, Apollon ve Hermes’e refakat ederlerdi. Güzel insanlara, yakışıklı delikanlılara gönül verdikleri de olurdu. Kirke, Kalypso birer peri oldukları halde Odysseus’u sevmişlerdi. Nomia, Daphnis’e; Galatea, çoban Akis’e gönül vermişti. Fakat onlara gönül veren ya da Nymphe’lere kendini sevdirenlerin başı muhakkak belaya girer. Bununla beraber, kahramanların çoğunun anneleri birer Nymphe’ydi.

Anadolu yeryüzünün en güzide parçasıdır. Ne mutlu çoğumuza ki yeryüzünün sihirli küresi "mitoloji" ile aynı topraklarda doğduk. Ne mutlu çoğumuza ki yeryüzünün sihirli ateşsuyu-üzümsuyu ilk kez atalarımız tarafından bu topraklarda fermente edildi. Ne mutlu hepimize ki hem hayal hem gerçek binlerce hazine üzerinde oturuyoruz. Ne yazık ki, bu dev birikim üzerine
örülmüş tezek tuğlaların dışına kireç boyanmış ve hiç birirnin farkına varmıyoruz.

Nympheaların farkında olmayanlar çok şey yitirirler.
Nilüferleri sevmeyenler suyun ruhunu hissedemezler.

İSAK Forumlarında birkaç yıl evvel yazdığım bir nilüfer çeşitlemesini paylaşmazsam olmaz (önbilgi 1: Incisus - bir Avustralya rainbow balığı türüdür) (önbilgi 2: Lotus - kızıl yapraklı varyetesi de olan bir nilüfer türüdür)

Ankara'da Incisus ve Lotus.
Genişçe omuzlu, hafif kambur, uzun boylu ve narince bir duruşu vardı. Soğuk ve kibirli görünürdü ama zarif ve merhametliydi. Yüreği kendisi gibi kıpkırmızıydı.

Etrafında kendisine benzeyen benzemeyen birçok türdaşı, cinsdaşı, familyadaşı vardı. Kendisi gibi nar kırmızısı olanlar, mavi, yeşil, sarı, turuncu olanlar, yedi renkli ebemkuşağı gibi akvaryum mahallesinin bir yanından diğerine tango yapar, zamanın vektörel doğrultusuna nispet yapar gibi kavislenirlerdi.

Bir gün suyun yüzeyinden dibine kendi boyunun bir çeyreği kadar kara bir yumru süzüldü. Aynı mahalleyi paylaştıkları Flora ailesine konuk gelmiş olmalıydı. Yumru, mahallenin en güzel boş arsasına oturdu. Bu yeni konuğu bütün Gökkuşağı Ailesi hemen unuttu. Floragiller ise umursamadı bile.

Incisus, başta biraz kızdı doğrusu. Çünkü, o arsada mahallenin yedi renkli zillileriyle oynaşmayı pek severdi. Ama zaman ilerledikçe, arsanın ortasında oluşmaya başlayan büyü, bu kızgınlığı önce meraka sonra bir garip tutkuya devşirdi. Bir tuhaf durgunluk vardı orada ve gittikçe büyüsü artıyordu. Lotus’un kırmızısı Incisus’un yüreği gibiydi. Lotus’un yaprakları büyürken Incisus’un kalbi büyüyordu. Incisus nasıl yaşayageldiyse öyle devam ediyor gibi görünüyordu.. edemiyordu. Lotus ona nispet mi yapıyordu yoksa kendi dilinde o da mı birşeyler söylemek istiyordu, orası anlaşılmıyordu. Incisus ne kadar yakın dursa, Lotus’un yaprağı o kadar güzel kızarıyor, yaprak ne kadar büyürse Incisus’un yüreği o kadar kızarıyordu. Konuşulamıyordu. Anlaşılamıyordu.

Biri milyonlarca Incisustan biriydi, diğeri milyonlarca Lotustan biri. O güne kadar kaç Incisus kaç Lotus’a kur yapmıştı, bilinmezdi, kaç Lotus kaç Incisus’a gülümsemişti.

Siz hiç, herhangi bir akşam üzeri, bir Incisus’un şarkısını dinlediniz mi?
Ben dansını sormuyorum, onu herkes görebiliyor zaten. İlkyazın gün batımında, güneş Ankara ufkuna yaklaşarak ortalığı Incisus kırmızısına boyadığı zaman ve aynı güneş pencereler üzerine Incisus’un yanar döner pullarının parıltısını anımsattığı zaman dinlemelisiniz.

Peki siz hiç Lotus’un hissettiklerini hissettiniz mi?
Etrafınızda fırıl fırıl dolanan bir tutkunun ortasında hareketsiz yere çakılıyken, hayatın akışına karşı elinizden gelen tek “şey”in, renginizle verebileceğiniz bir şiir olduğunu, bir ses verememenin darlığını hissettiniz mi? Geçmişte hissetmişsinizdir mutlaka. Hissetmemişseniz şimdi hissediyorsunuzdur ya da ileride hissedeceksiniz. Bu bir vektör. Zaman.

24.05.2004

Sözkonusu yazıya neden olan ikili, iki yıl önceki akvaryumumdan alınan bir fotoğraf karesinde (Fotoğraf Kemal SAKA).



Nilüferler benim için çok önemlidir. Önemini vurgulamaya kelimeler yetmez.
Gene 2004 civarlarında Muhterem Şair Ataol Behramoğlu'nun çok bilinen şiirini bir çay molasında gelen hezeyanla bir miktar deforme etmiştim (Nilüferleri ilgilendiren kısım):

....
Yaşadıklarımdan öğrendiğim birşey var.
Elin, ayağın, gözün, kulağın suya değecek.
Gözünün değdiği her yere sudan manzaralar kuracaksın.
Elinin boş bulduğu her köşeye hemen bir akvaryum,
Rengini az gördüğün bir köşeye hemen bir zenkeri koyacaksın...

Unutma ki suya yakın olan insan
Çürümez.
Aynı suyun çürümediği gibi.
Unutmaki suya yakın olan insan
Hayata yakın olan insandır.

Unutma ki sudan uzaklaşırsan birgün
Akvaryumdan kaçan balıklar gibi
Kuru,
Katı,
Soluk,
Ve Ölü olacaksın...

Ben nasıl nilüferlere sadece nilüfer derim?
Nasıl denilebilir?
Denilebilir mi?

Saygılar,

Oğuz Sağlam Çevrimdışı   Alıntı Yaparak Cevapla Başa Dön