Araçlar

Bookmark and Share






Korkular

-Hayııııır! Hayır kesmeyiin..!
'Hay Allâh yine başladı işte' diye yataktan fırlayan Sevilay hanım sessizce Mercan'ın odasına süzüldü. Birtanecik kızı yine kâbus görüyor, sayıklıyordu.

Aşağı yukarı bir yıldır durum böyle idi, Mercan bazı geceler "kesmeyin" diye bağırıyordu uykusunda. Sevilay hanım birkaç kez onunla konuşmaya çalışmış, ne rüya gördüğünü sormuş, derdini anlamaya çalışmıştı. Ama Mercan hep 'hatırlamıyorum' demiş ve bu konuda konuşmak istememişti.

Aslında çok tatlı, çok sevecen, arkadaşlarıyla genellikle iyi geçinen bir kızdı Mercan. Daha altı yaşında idi ve henüz okula başlamamıştı. Yazın ve baharlarda günlerinin çoğunu evlerinin önündeki parkta geçirirdi, yaşıtı diğer çocuklar gibi. Saklambaç, körebe, sek sek oynar, salıncakta sallanırlardı.

Sevilay hanım evlerinin konumu dolayısı ile kendini şanslı hissederdi. Kızı hem yeşilliklerin arasında özgürce oynayabiliyor, eve tıkılıp televizyon veya bilgisayarın başında zaman tüketmiyor, hem de o kızını pencereden sık sık kontrol edebiliyordu. Kışın da bazan kızının arkadaşları eve gelir, bazan da Mercan onlara giderdi. Geçen sene eşi Nuri beyle oturup konuşmuşlar ve biraz küçük gelen bu evden sırf bu özelliği dolayısı ile çıkmak istememişlerdi. Ama bu son bir aydır kızının anlam veremediği, çözemediği bu korkusu onu çok üzüyordu.

Mercan ağaçları, çiçekleri, böcekleri çok severdi. Bazan eve elinde bir kedi yavrusu ile gelir, ona bakmak istediğini söyler, annesi ise üzülerek de olsa onu reddederdi. Bıkmadan usanmadan bir kediye bakmanın çok zor olduğunu anlatırdı ona. Mercan her çocuk gibi "Ona ben bakarım" derdi elbette. Sevilay hanım da onun yaşındaki bir çocuğun bunu yapamayacağını yinelerdi.

Kediye mama hazırlamak, mamasını vermek, çişini kakasını yapacağı yer ayarlamak, onu oraya alıştırmak, oarayı temizlemek, hayvanı temizlemek, hastalanacak olursa veterinere götürmek, kısacası bakımını üstlenmek göründüğü kadar kolay değildi.

Mercan son bir ümitle annesinin ona emanet ettiği menekşeleri gösterip, onlara ne kadar iyi baktığını söylese de, bundan bir sonuç çıkmazdı. Zaten aslında o da küçük olmasına rağmen bir çiçek sulamakla bir hayvan beslemenin farklı olduğunu anlıyordu içten içe.

........................

Geçen seneki yılbaşı Mercan'ın çok hoşuna gitmişti. Aralık'ın son günlerinde bir fidanlığa giderek 15-20 tane çam fidesi almışlardı, ve o yılbaşı hem anne babası, hem kendisi arkadaşlarına bu fideleri hediye etmişlerdi. Bu iş için yolun aşağısındaki çiçekçiden bir amca gelmiş, onlara yol göstermişti.

Mercan günlerce annesini elinden tutup fidelerin başına götürmüştü. Onların büyümelerini görmek istiyordu. Onların büyümesinin çok ağır olduğunu, gözle farkedilemeyeceğini ancak bir hafta sonra anlamıştı. Ama yine de gidip onlara bakmadan duramıyordu.

"Gürültülü ağaçları"ı çok seviyordu Mercan, hani şu parkın dibindeki uzun boylu, rüzgarda yaprakları hışır hışır eden ağaçlar. Babası bir gün "Amaaan, bıktım şu gürültülü ağaçlardan" demiş, Mercan da bu söze bayılmıştı... Çocuklar oyun oynamaktan yorulduklarında kavakların oraya gider, ya diplerine oturur, ya da sırtlarını dayayıp gevezelik ederlerdi. Saklambaçta da kale olurdu içlerinden en geniş gövdelisi.

Geçenlerde kapıcı Mehmet efendinin karısı Sevilay'a "Senin kız kavaklarla konuşuyor abla" demiş, çın çın gülmüştü ardından. Sevilay da gülmüştü. Sonra birkaç kez o da görmüştü Mercan'ı uzaktan, ağaçlara sarılıp onlarla konuşurken.

-Nuri, bizim kız kavaklarla konuşuyor biliyor musun?
-Eh ne olmuş yani?
-Ne bileyim, normal mi sence?
-Canım kedilerle böceklerle de konuşuyor ya.
-İyi ama onlar canlı.
-Amma da yaptın be Sevilay, ağaçlar da canlı.
-İyi de yine de farklı.
-Karıcığım, onların da büyüdüğünü görüyor. En azından boy atıyorlar. Biliyor işte canlı olduklarını.
-Yine de böyle konuşması... Hem üzgün üzgün konuşuyor sanki. Sonra parka biri girince, hemen kaçıp uzaklaşıyor yanlarından.
-Boş ver, hayal dünyası geniştir çocukların. Ben de oyuncak tavşanımla konuşurdum küçükken, üstelik o canlı bile değildi.

Sevilay hanım yine de dayanamamış, bir çay sohbetinde komşularına da açmıştı bu durumu. Biraz deli dolu bir kadın olan sitenin yöneticisi Feriha hanım bir kahkaha patlatmış "Dur ben şimdi konuştururum onu" diye Mercan'ı çağırmıştı.

-Kız Mercan, gel bakayım çabuk buraya, hem sen bize bir merhaba bile demedin.
Mercan önce çıkmak istememiş, annesi de ısrar edince gelmiş, ama Sevilay hanımım dizlerine yapışıp oturmuştu. Bir iki "iyiyim" gibisinden söz etmişti sadece, o da gözleri hep aşağıda.
-Yok Nuri bu kızda bir şeyler var, hiç böyle yabanilik yapmazdı. Sonra o bakışları, ağaçlarla üzgün üzgün konuşması...

Sonunda Nuri bey ikna oldu ve Mercan'ı bir pedagoğa götürdüler. Pedagog önce yalnız anne babayla, sonra yalnız Mercan'la, ardından da hep beraber konuştu onlarla. Sonra yine Mercan'ı aldı içeri. Testler yaptılar, oyun oynadılar, konuştular. Resimler yaptırdı küçük kıza. O ilk yalnız seansın ardından pedagoğa göre en çok dikkat çeken Mercan'ın yaptığı resimlerdi. Altı yaşında bir çocuk için alışılmış, sıradan resimlerdi aslında bunlar. Ama kendini parkta iken çizdiklerinde, Mercan'ın ağzı yoktu.

Gördüğü kabuslardaki "kesmeyin" diye bağırmaları, son kez misafirlerin yanında annesinin eteğine yapışması, ağaçlarla üzgün üzgün konuşması tek tek ele alındığında endişe edilmeyecek davranışlardı belki, ama hepsi biraraya gelince dikkat çekici olduğunu söylemişti pedagog.

Mercan'la ikinci kez görüşmesinde yine resim yaptırmıştı.
-Eee Mercan söyle bakalım, parkı çok mu seviyorsun?
-Evet, ben orada arkadaşlarımla oynuyorum.
-Peki niye bu çizdiğin ağaçların hiç yaprağı yok?
-Onlar öldüler
diye bağırmış ve ağlayarak odadan çıkmıştı Mercan. O günden sonra Sevilay hanımın kızını, özellikle parkta iken, daha sıkı gözlemlemesine karar verilmişti.

Birkaç gün için herşey eskisi gibi idi. Ama o Pazar günü Mercan koşa koşa pencerenin altına gelip heyecan içinde "Anne gel!" diye bağırmış ve Sevilay hanımı çeke çeke kavakların altına götürmüştü.

-Anne bak, anne bak, kavaklarda yaprak çıkıyor.
-Eh tabi kızım bahar geldi, bunda şaşacak ne var?
-Ama anne onlar ölmüşlerdi.
-Yok yavrucuğum ölürler mi hiç?
-Ama Feriha teyze o adamlara kestirmişti ağaçları. Ben kesmeyin diye bağırdım, ağladım. Gürültülü ağaçlarımı kesmeyin dedim. Feriha teyze çok kızdı bana. "Git çabuk buradan bakayım, adamlar işlerini yapamıyorlar" dedi. "Biraz daha tepinirsen dilini de kestiririm, bir daha bağıramazsın böyle" dedi.

Mercan hıçkıra hıçkıra ağlıyor, sonra da yeşeren yaprakları gösterip, "Ama bak anne, ölmemişler işte" diye seviniyordu.
Sevilay hanım Mercan'ı parktaki banka oturttu. Yanına da kendi oturdu ve ona tüm bitkilerin, ağaçaların mevsimi geldiğinde 'budanması' gerektiğini anlattı.

Ağaçlar insanlar gibi değildi. Dalları da bizim kollarımız gibi değildi. Kökten kesilmedikleri sürece ölmüş olmuyorlardı. Aksine dalları yeniden ve eskisinden daha gür, daha canlı çıkıyordu. Bunun için de dalları budamak gerekiyordu.

Sonra Mercan'dan bir söz istedi annesi: Onu üzen, korkutan, bilmediği, çözemediği bir olay olduğunda önce gidip annesine soracaktı.
O günden sonra Mercan hiç kabus görmedi..

Yazan : Pesmelba (Parla Şenol)
20-12-2005
Eski 26-02-2012, 23:11  
D o ğ a
Yeni Üye
 
Giriş Tarihi: 05-02-2012
Şehir: İstanbul
Mesajlar: 11
Emeğinize sağlık.Çok güzel olmuş

D o ğ a Çevrimdışı Kurallara Aykırı Mesajı Bildir IP  
Yazılım vBadvanced CMPS, Forum vBulletin Version 3.8.5 Copyright ©2000 - 2020, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Optimization by vBSEO 3.6.0
agaclar.net © 2004 - 2020